Bu seri boyunca; kâinatı, insanı ve hayatı anlama çabamızda Kur'an'ı merkeze alan, bilimsel ve manevî ilkeleri harmanlayan bir terminoloji inşa etmeyi hedefliyoruz. Fizik, biyoloji, sosyoloji ve tasavvuf gibi disiplinlerden kavramları birleştirerek fizik ve metafiziği ortak bir perspektiften okuyabilmek istiyoruz. Arzumuz, Kur'an'ın hikmetlerini geleneğin tasrifiyle ele almanın yanında modern bilimlerin sunduğu araçları da sonuna kadar kullanıp hem maddî hem manevî boyutlarda keşfetmektir.
Anlam ve Madde İlişkisi
Kur'an; meleklerden, cinlerden ve ruhtan bahsederek varlık âleminin görünmeyen boyutlarına dikkat çeker. Bu boyutlar, sadece maddenin temsilini değil, maddenin varoluşunu anlamlı kılan ilâhî hikmetin birer tecellîsidir. Ancak bu varlıkların maddede nasıl temsil edildiği, hangi konfigürasyonlarla maddeyle etkileşim kurduğu — çoğumuz için — bilgimiz dâhilinde değildir. Aynı şekilde dağlar, yıldızlar ve meyveler gibi varlıkların âlem-i mânâ ile ilişkileri konusunda da sınırlı bilgiye sahibiz. Ses dalgalarının hava basıncı değişimi olarak algılanan bir Kur'an tilâvetinin manevî âlemde neleri değiştirdiğini bilebilmemiz, ancak çok özel bir ilimle mümkündür.
Anlamın Ontolojik Önceliği
Biz bir şeyi düşünürken veya tasarlarken harfler üzerinden değil, anlam üzerinden düşünürüz. Planlar yapar, tasarımlar oluşturur, sonra bu anlamları cümlelere, kelimelere ve harflere dökeriz. Bu süreçte evrensel imlâ ve gramer kurallarına riayet ederiz ki aynı kuralları bilen okuyucu anlamı deşifre edebilsin. Benzer şekilde bir bina inşa etmeden önce bir tasarım oluştururuz. Yani anlam ve tasarım, maddeye göre ontolojik olarak daha önce gelir.
Ancak burada şu soru doğar: Anlam parçalanmayan bir bütün iken, maddede neden parçalanabilir bir yapıya dönüşür? İnsan elini, ayağını veya bir organını kaybetse bile anlam dünyasındaki “insan” kimliği değişmez. Aynı şekilde yüksek sesle “Elhamdülillah” demekle alçak sesle demek arasında anlam bakımından fark yoktur.
Bu geçişin nasıl gerçekleştiği, maddenin sınırlarının nasıl çizildiği, madde ile mânâ arasındaki taşıyıcılık ilişkisinin hangi durumlarda başarıyla gerçekleşip hangilerinde başarısız kaldığı çözülmesi gereken derin meselelerdir. Eğer her şeyin bir kaderi varsa, bu kader maddedeki temsilini deterministik bir kalıpta mı bulur? Deterministik bir kalıp, o şeyin maddesini oluşturan parçaların durumunu da kesin şekilde belirler mi? Bir cemaatin kaderi varsa, o cemaatin bireylerinin kaderi de aynı şekilde kesin mi belirlenir?
Madde ve Mânâ — Ayna Oluş
Bediüzzaman Said Nursî bu ilişkiyi “ayna olmak” kavramıyla açıklar. Donald Hoffman ise insan şuurunu açıklarken maddenin belirli konfigürasyonlarının bir VR gözlüğü gibi headset oluşturduğunu ifade eder.
Kur'an, arzı ve semâyı aynı özden yarattığını ifade eder. Eş'arîler bu özün cüz-ü lâ yetecezzâ dedikleri, parçalanamayan temel partiküllerden oluştuğunu söylerler. Ancak bu partiküller, bilinen anlamıyla uzayın içinde yer alan varlıklar değildir; aksine uzayın kendisini ve algıladığımız üç boyutlu mekânı şekillendirirler. Partiküllerin kendi aralarındaki ilişkileri uzaydaki yakınlık-uzaklık algısını oluşturduğu gibi, bu ilişkilerin güncellenmesi — bir takım kurallara göre silinip yazılması (levh-i mahv u isbat) — zaman algısını oluşturur.
Tıpkı bir radyonun doğru frekansı ayarladığında ortamda bulunan ama gözle görülmeyen elektromanyetik dalgaları sese dönüştürmesi gibi, mânâ da maddeyle görünür hâle gelir.
Ontolojik Bütünlük ve Vahdet-i Ruhiye
Bir topluluğun veya bir varlığın kaderinin olması, onun üst bir gerçekliğe — yani anlam düzeyine — sahip olduğunu gösterir. Ancak bir cemaatin kaderi bireylerin kaderlerini de kesin olarak belirler mi? Topluluk ile toplum, yığın ile yapı, kömür ile elmas, beş dakika önce ölmüş bir insan ile şu anki ölü hâli arasındaki fark nedir?
Bir grup insan bir işi gerçekleştirmek üzere bir araya geldiğinde, vahdet-i ruhiyenin oluşması için ne yapılabilir? Bu ruh birliği nasıl gelir? Yedullah'ın teyidini alacak ve İsm-i Âzam'ın tecellîsini yansıtacak bir ayna nasıl olunabilir? Bir anlamda parça/cüz olan benliğimizi insan-ı kâmil küllî hakikatinin içinde eritip, kâinatı yazan kalemin mürekkebi olan o nur ile nasıl bütünleşebiliriz?
Tıpkı birbirinden bağımsız gibi görülen renklerin bir tabloda uyumla büyük bir resim oluşturması gibi — ya da her biri kendine has bir sesi olan onlarca enstrümanın bir senfoni oluşturduğu gibi — bizler de özgür irademizle seçtiğimiz büyük bir anlam dünyasının parçaları olabiliriz. Ama nasıl ve hangi şartları yerine getirirsek?
Bir Sonraki Yazıda
Bu yazıda varlığın mânâ ve madde bağlamında okunmasına dair bir girizgâh, bir çerçeve sunmaya çalıştık. Ancak bu çerçevenin daha derinlemesine anlaşılması için terminolojimizi genişletmemiz gerekiyor. Bir sonraki yazıda makro ve mikro durumlar, faz geçişleri, indirgenemezlik, emergence, entropi, bilgi ve Markov Zarfı gibi kavramları ele alarak tartışmayı derinleştireceğiz.