Ejder meyvesini (dragon fruit) ilk kez tattığında zihnin hemen işe koyulur: “Biraz kiviyi andırıyor ama daha yumuşak… armutla karpuz arası bir dokusu var.” Aslında sadece tarif etmiyorsun — dış dünyadaki bir tecrübeyi iç dünyandaki dile tercüme ediyorsun. Literatürdeki vicdan kavramı da biraz bu anlama geliyor zaten.
İnsan idrakinin işleyişi temelde böyledir. Her yeni tecrübe, her yeni kavram yahut hakikat, önce iç dünyamızın kapısından geçer — doğduğumuz günden beri biriktirdiğimiz hislerin, duyguların ve kavramların o muazzam birikimi.
Aslında sadece tarif etmiyorsun — dış dünyadaki bir tecrübeyi iç dünyandaki dile tercüme ediyorsun.
Bilginin İki Yüzü: Bilmek ve Hissetmek
Fakat her anlama aynı mertebede değildir. Burada teorik akıl ile pratik akıl arasında derin bir fark vardır. Hiç yanmamış bir insan ısı transferini öğrenebilir, sıcaklık uyarılarını okuyabilir, hatta dokunun hangi derecede zarar göreceğini hesaplayabilir. Teorik akıl ile şu hükme varır: “Sıcağa dokunmamalıyım.” Doğrudur — ama bu bilgi kâğıt üzerindeki bir denklem gibidir; doğru, ama soğuk, duygudan yoksun.
Feynman Prensibi
“Bir kavramı basitçe anlatamıyorsan, onu gerçekten anlamamışsındır.”
Richard Feynman bu farkı sezgisel olarak kavramış biriydi; gayesi ezber değil, idrakti. Meşhur fizikçi derse hiçbir zaman denklemlerle başlamazdı. “Bir elektron olduğunu hayal et…” ya da “Uzayı bir lastik örtü gibi düşün…” tarzı benzetmeler kurardı. Kuantum mekaniğini duyulara yakınlaştırarak, ne kadar mecazî olursa olsun, dinleyicide bir hads (intuition) inşa ederdi. Onu dinledikten sonra fiziği sadece formüllerle değil, içten hissederek anlamaya başlardın.
Antropomorfik Mercek: Çıkaramadığımız Gözlük
Bu hissedilen anlayış ihtiyacı, neden doğamız gereği antropomorfik olduğumuzu da açıklar. İnsana ait nitelikleri insan dışındaki şeylerde gördüğümüzde buna antropomorfizm deriz: “kızgın fırtına”, “inatçı bilgisayar” gibi. Fakat hakikat çok daha derindedir: “hareket”, “büyüme”, “uçma” gibi sözde “nesnel” kavramlar bile aslında insanın kendi duyusal tecrübelerine dayanır.
Anlamın Koptuğu Nokta
İlâhî Anlayışa Köprü
İnsan idrakinin bu yapısı — yani hakikati yalnızca düşünerek değil, hissederek kavrama ihtiyacı — bir eksiklik değil, bilakis hakikî anlayışı mümkün kılan esas özelliktir.
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“… çünkü en yüce misal Allah'ındır; O Azîz'dir, Hakîm'dir.” — Âyetin kelimesi meseltir: yani misal, temsil, benzetme. En yüce temsil O'na aittir.
İlâhî hikmet insan şuuruna ulaşmak istediğinde, bu aynı tercüme mekanizmasını kullanır. Soyut imanî hakikatleri temsilî hikâyeciklerle (analojilerle) somutlaştırıp anlatan Risale-i Nur'un müellifi, bu hususun esasını vicdan kavramı üzerinden izah eder.
Dördüncü burhan: Âlem-i gayb ve şehadetin (gözlemlenmeyen ve gözlemlenen dünyaların) nokta-i iltisakı (birleştiği nokta) ve berzahı (arasındaki bölge) ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekası (buluşma noktası), vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler. … Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir. Hads — ki şimşek gibi sür'at-i intikaldir — daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder.