Hani bazen bir şeyi dinlersiniz ama anlamazsınız. Kelimeler yabancı olduğundan değil. Anlatılanlar düşünce yapınızdan uzak olduğu için konuşulanlar size yabancı gelir; ilginiz de yoksa anlamaya çalışmazsınız. Ötelerden gelen mesaj, ayetler için de bunu yaşıyor olabiliriz — yaşayanlar var.
Medyen'in Cevabı — “Kavrayıp anlamıyoruz”
Bir Elif-Lâm-Râ sûresi olan Hûd'da, Medyen halkı kendi içlerinden gönderilen Şuayb'a (a.s.) şöyle demişti:
قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ۬ كَثِيراً مِمَّا تَقُولُ وَاِنَّا لَنَرٰيكَ فِينَا ضَعِيفاً وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمٓا اَنْتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ
“Ey Şuayb, senin söylediklerinin çoğunu biz kavrayıp anlamıyoruz (fekaha). Doğrusu biz seni içimizde zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutardık. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin.”
Bu algı yoksunluğu zekânın geriliğinden değil, “epistemik kafese” hapsoldukları için.
Kabuk, Ağırlık, Perde
Bir Hâ-Mîm sûresi olan Fussilet'in girişi bunu anlatır:
بَشِيراً وَنَذِيراً فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
“(Bu kitap) bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak. Ama çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler.”
وَقَالُوا قُلُوبُنَا فِٓي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونٓا اِلَيْهِ وَفِٓي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّـنَا عَامِلُونَ
“Dediler ki: Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimizde kabuk (ekinne), kulaklarımızda bir ağırlık (vakra), bizimle senin aranda bir perde (hicâb) vardır. Artık sen yap, biz de yapıyoruz.”
Yine bir Hâ-Mîm sûresi olan Câsiye'nin girişinde de — ki Fussilet'in girişiyle paraleldir — benzer bir mesaj vardır:
يَسْمَعُ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُتْلٰى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِراً كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ
“(Bu tip) Allah'ın kendisine okunan âyetlerini işitir de, sonra onu hiç işitmemiş gibi kibirli bir şekilde ısrar eder. Artık böylesini elem verici bir azap ile müjdele!”
Kalplerin kabuk bağladığını, bir kap içinde olduğunu ifade eden ekinne kelimesi, köken itibariyle bir şeyin içinde muhafaza edildiği, saklandığı, gizlendiği şeydir — barınak, sığınak, siper, ev, çardak gibi. Bu anlamda kenentü'ş-şey'e kennen denir ki, bir şeyi koruyacak bir yere saklamak anlamına gelir. Kenentü fiili özellikle bir ev, bir elbise ve benzeri bir şeyle örtünen, saklanan şey için kullanılır. (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât)
Kabuk, kalbi dışarıdan korumak için değil — anlamı içeri almamak için oradadır.
İlgi Alanının Başkalaşması
İnsanın ilgi alanının tamamen başkalaşması ile anlatılan mesajların ona çok yabancı kalması. Elhamdülillah sûrelerinden İsrâ ve En'âm'da da bu mesele işlenir:
وَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَاباً مَسْتُوراً
“Kur'an okuduğun zaman seninle âhirete inanmayanlar arasında görünmez bir perde (hicâb) kıldık.”
وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُوراً
“Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını (fıkh) engelleyen kabuklar (ekinne), kulaklarına da bir ağırlık (vakra) koyduk…”
وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتّٰٓى اِذَا جٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرٓوا اِنْ هٰذٓا اِلّٓا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ
“Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına engel kalplerinde kabuk ve kulaklarında bir ağırlık kıldık… ‘Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir’ derler.”
Peki Sebep Nedir?
Bu okuyuş bize şu soruyu sordurur: kalplerin kabuk bağlamasına, algıların kapanmasına ileten sebep nedir? Yine Elhamdülillah sûrelerinden Kehf'de şöyle geçer:
وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ اِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَيُجَادِلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ وَاتَّخَذٓوا اٰيَاتِي وَمٓا اُنْذِرُوا هُزُواً
“Biz elçileri, müjde vericiler ve uyarıcılar olmak dışında göndermeyiz. İnkâr edenler ise, hakkı bâtıl ile çürütmek için diyalektik yapıyorlar (cedel). Benim âyetlerimi ve uyarıldıklarını hafife alıyor, alay ediyorlar.”
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّهِ فَاَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ اِنَّا جَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً وَاِنْ تَدْعُهُمْ اِلَى الْهُدٰى فَلَنْ يَهْتَدٓوا اِذاً اَبَداً
“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığı zaman sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdiklerini unutandan daha zalim kim vardır? Biz gerçekten kalpleri üzerinde onu kavramalarını engelleyen bir kabuk, kulaklarında bir ağırlık kıldık…”
Hakkı bâtıl ile çürütmeye çalışmak; realiteyi, ontolojik esasları varsayımlar ve hayallerle çatıştırıp geçersiz olduğunu iddia etmektir. Mesela mesajı hafife alarak “bunlar öncekilerin — antik Mısır'ın, antik Yunan'ın, Sümerlerin, Akadların, Tevrat'ın — efsanelerinde de var, oradan alıntılanmış” derler. Konudaki confounder etkiyi, yani aynı Yaratıcı'nın aynı mesajı tarih boyunca defalarca göndermiş olabileceğini — ki Kur'an bunu zaten söylüyor — düşünecek kadar bile konuyu ciddiye almazlar.
Sonra yine alaycı bir üslupla “Allah madem her şeye kadir, neden doğrudan yazılı bir kitap vermemiş de 23 sene içinde parça parça indirmiş?” yahut “neden doğrudan melek göndermedi?” gibi cerbezeye, cedele girerler. Hâlbuki:
وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَاباً فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِاَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرٓوا اِنْ هٰذٓا اِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ
“Biz kitabı üzerine yazılı bir kâğıtta göndersek ve onlar elleriyle dokunsalar bile, inkâr edenler tartışmasız: ‘Bu apaçık bir büyüden başkası değildir’ derler.”
وَقَالُوا لَوْلٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ اَنْزَلْنَا مَلَكاً لَقُضِيَ الْاَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ
“Ve derler ki: ‘Ona bir melek indirilmeli değil miydi?’ Eğer bir melek indirilseydi, elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırılmazdı.”
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكاً لَجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ
“Ve biz bir meleği elçi tayin etmiş olsaydık, onun kesinlikle bir insan olarak görünmesini sağlardık ve böylece onları, şimdi içinde bulundukları şaşkınlığa yine düşürürdük.”
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
“Gerçekte senden önce de peygamberler alaya alındılar; ama onları küçümseyip alay edenleri, sonunda alay ettikleri şey kuşatıp mahvetti.”
Böyle bir yaklaşımda olanlar kendi varsayımları içinde kaldıkları için, kâinatta işleyen kanunlara karşı tevazu gösterip “yahu bilmediğim çok şey var, belki de varsayımlarım yanlış” demedikleri için epistemik kafeste hapsolmuşlardır; kalplerinde bir kabuk vardır.
Anlayışların kapanması, varsayımlarını sorgulamadan mesajı hafife almak ve onunla mücadeleye girmekten geçiyor.
Bakara'nın Girişi — Aynı Konu
Hatırlarsanız bir Elif-Lâm-Mîm sûresi olan Bakara'nın girişi de bu konuyu işler. Uyarsan da uyarmasan da iman etmezler (2:6). Kalplerinde ve kulaklarında mühür vardır, gözleri de perdelidir (2:7). Allah'a ve âhirete iman ettik deyip Allah'ı ve müminleri aldattıklarını zannetseler de aslında kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir (2:8-9). Kalplerinde iki yüzlülük, yalancılık hastalığı vardır; öyle bir hastalıktır ki, Allah bu hastalık nedeniyle onu daha da artırır (2:10).
Meselâ bu yalancılığın derecesi artınca, “yaptıklarınız yanlış, ifsat etmeyin, yıkım taraftarı olmayın” denildiğinde, hayâtü'd-dünyâ akışı içinde kapitalist sistemde ekonomik değer ürettiklerini düşünüp kendilerini ıslahçı görürler. Kalp hastalığı o derecededir ki yıkımın taraftarı olduklarının farkında bile değillerdir (2:11-12). “Siz de iman edenler gibi iman edin” denildiğinde, elitizm kibri içinde “göbeğini kaşıyan adamlar, beyinsizler gibi mi iman edelim” derler. Bu davranış kendilerini beyinsiz yapar da farkında olmazlar (2:13).
Hatta bu şekilde düşünenler bu ifadelerden de rahatsız olurlar. Çünkü dağdaki çobanla kendini Allah karşısında bir tutan bu öğreti, kendi değerler sistemini sarsacaktır. Küçük gördüğü müminlerle bir araya geldiğinde konuşur, hoş beş eder, “biz de iman ediyoruz” mesajını verir. Ama içten içe, onu Allah'tan uzaklaştıran dürtüleri veya kendi gibi arkadaşları yanındayken “onlarla eğleniyorum, alay ediyorum” der (2:14). Hâlbuki daha geniş çerçeveden bakılsa, asıl bu hareketler kendilerini alay konusu yapmıştır; tuğyan içinde bocalayıp yerinde sayarlar (2:15).
Sen Ancak İnananlara Duyurabilirsin
وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَ اَفَاَنْتَ تُسْمِـعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُوا لَا يَعْقِلُونَ
“Onlardan seni dinleyecekler vardır. Ama hiç duymayan sağırlara — üstelik hiç akılları da ermiyorsa — sen mi duyuracaksın?”
وَمٓا اَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْ اِنْ تُسْمِــعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ
“Yoldan çıkan körleri doğru yola getirecek olan da sen değilsin. Sen ancak âyetlerimize inananlara (mümin) duyurabilirsin; ki zaten onlar gönülden teslim olan (müslim) kimselerdir.”
فَاِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ
“Elbette sen ölülere asla duyuramazsın; sırtlarını dönüp uzaklaşan sağırlara da.”
وَمٓا اَنْـتَ بِهَادِ الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْ اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ۟
“Ve yine, kör olanları sapıklıklarından döndürüp doğru yola iletemezsin. Sen ancak mesajlarımıza inananlara ve kendilerini bize teslim edenlere duyurabilirsin.”
اَفَاَنْتَ تُسْمِــعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
“Sen sağıra işittirebilir misin, yahut köre doğru yolu gösterebilir misin, ya da sapkınlığa gömülmüş olana?”