يٓا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَاَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَـكَبِّرْ
“Ey örtünüp bürünen, kalk ve uyar! Sadece Rabbinin büyüklüğünü (rabbike fekebbir) dile getir.” — Vahyin ilk emirlerinden biri, bir bilgi aktarımı değil, bir tavır talimidir: kebbir — büyüt, büyüklüğünü ilân et.
*Allahu ekber (Allah en büyüktür) ifadesini “bütün cisimler, gördüğümüz bildiğimiz her şey ile kıyaslayınca en büyük Allah'tır” şeklinde anlamak doğru olmaz. Eşya cinsi ile kıyaslanır — Allah'ın ise cinsi yoktur. “Allah tüm ilahlar arasında en büyük olandır” ifadesi de tam yerine oturmuyor; çünkü bu okuma, kıyasa girecek bir ilahlar kümesi varsayar.
Daha güzeli ise bizim perspektifimizin lokal olduğunu hatırlamak ve global perspektiften hakikati göremeyeceğimizi itiraf etmektir.
لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
“Hiçbir beşerî görüş ve tasavvur O'nu kuşatamaz, hâlbuki O her türlü beşerî görüş ve tasavvuru çevreleyip kuşatır: zira yalnız O'dur (hikmetine) tam nüfûz edilemez olan, her şeyden haberdar bulunan.” — Âyet çift yönlüdür: idrakin O'na ulaşamayışı ile O'nun idraki kuşatması aynı cümlede durur.
Allahu ekber, Allah zatı ile alternatifi olmadığı için, bizim algımızdaki Allah'tan daha öte, daha büyüktür şeklinde okunabilir. Yani bir anlamda “Mâ arafnâke hakka marifetike Yâ Ma'rûf” hissiyatı ile mevcud-u meçhul kabul etmektir.
“Mâ arafnâke hakka marifetike Yâ Ma'rûf” — Seni hakkıyla tanıyamadık ey bilinen!
İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenâb-ı Hakk'a malûm (bilinen) ve mâruf (tanınan) ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr (bilinmeyen) olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema'dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o unvan ile fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, Zât-ı Akdes'i mülâhaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenâb-ı Hakk'a mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder.
Namazda Her Tekbir Bir Basamak
Öte yandan kendi dünyamıza projeksiyonu ile Allah'ın zikri farklı açılardan kıyaslanabilir. Bediüzzaman hazretleri namazı anlattığı On Altıncı Söz'de, namazın hareketlerinde Allahu ekber diyerek mertebe katettiğimizi anlatır. Bunu da cüz'iyatta olduğumuzu — yani kendi algımızın lokal perspektifte kaldığını — itiraf ederek yaparız; küllî dairelere, yani global perspektife ancak “bildiğimiz kadarından daha büyüktür” itirafı ile çıkılabilir.
Adeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla “Allahu ekber, Allahu ekber” demekle kat'-ı merâtip ve terakkiyat-ı mâneviyeye ve cüz'iyattan devâir-i külliyeye çıkmasına bir işarettir; ve marifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir ünvanıdır. Güya her bir “Allahu ekber” bir basamak-ı miraciyeyi kat'ına işarettir.
Namaz bu hâliyle bir miraçtır ve kulun herhangi bir andaki en büyük, en önemli gündemi, içinde bulunduğu vaktin namazını ikame etmektir. Allahu ekber'in bir anlamı da Zikrullahi ekber'dir: Allah'ın hatırlanması, gündem yapılması en büyük meseledir. Yani Allah'ın hatırlanması, başka şeylerin hatırlanmasından daha büyük bir iştir, daha önemlidir anlamını da içerir.
اُتْلُ مٓا اُوحِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
“Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklardan (fahşâ) ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı hatırlamak ise muhakkak en büyüktür (ve lezikrullâhi ekber). Allah yaptıklarınızı bilir.” — Yani insanın gündemleri arasında Allah'ın anılması en üst sırada olmalıdır.
Bu anlayış ve hissiyat çerçevesinde, namazdaki Allahu ekber'ler ile sık sık hatırımıza gelen dünyevî hatıraları, görüntüleri yahut iç sesleri fark edip, “şu anda Allah'a odaklanmam gerekir, zira en önemli ve tek önemli şey odur” telkinini yaparak zihni ve kalbi Allah'ın huzurunda olma farkındalığına getiririz. Bu da aynı zamanda kişinin şuur, bilinç, farkındalık anlamında gelişmesi; hâdiselerin ve musibetlerin tazyiki ile günahların ve dünyeviliklerin çağırısı içinde lokal perspektife saplanmama, maddenin ötesine geçip global perspektife çıkabilme temrini olur.
Anlam Denizinde Derinlere Dalmak
Gerçekler, gördüklerimizin objelere isimlerle ayrıştırıldığı yerde değildir. Ağacın kesretli yapraklarını tek tek isimlendirmek, her birini ayrı birer varlık farzetmek ve böylece ağacın vahdet ruhunu gözden kaybetmek, gerçekliği kavrayamaz. Kişi anlam denizinde derinlere daldıkça, isimlerin, tasniflerin, objelerin yavaşça yok olduğu ve geriye onları üreten, yaratan isimsiz ortak fonksiyonların göründüğü bir hâl kalır.
Yüzeydeki bazı kişiler ve şeyler ise derinde de hâlâ birey olarak görünebilir. Bunlar uluhiyet açısından önemli kişiler ve şeylerdir. En önce birçok şey yok olur, o şeylerin cinsinin ismi kalır. O şey kendi cinsini temsil edecek seviyede ise, o şey üzerinden cinsi görülür.
İşte Allah'ın zikri en büyüktür niyetiyle, Allahu ekber diye diye derinlere dalınır o suya. Zira Allah'ın zikrinin büyüklüğü anılırken başka şeyin önemi kalmaz. Geriye sadece O'nun zikri kalır: sadece O istenir, O görülür, O bilinir, O duyulur. İsteyen de istenen de, gören de görülen de O olur.
Objeler önemini yitirirken fiiller kalır. Fâil de, mef'ûl de, mekân da, zaman da artık ayrı şeyler olmaz; o fiilin, o prosesin bir özelliği olur. Allahu ekber, kelime-i tevhid burcunda parlar.